Özlediğim yazı yazma isteğimi gidermek ve bloguma da fikirler üretmek adına yeni bir bölüme başlıyorum. Bundan böyle ilgimi çeken diziler için inceleme yapacağım, ama küçücük, minicik bir farkla; sadece ilk bölümleri, nam-ı diğer pilot bölümleri için. Zaten o yüzden de bu bölümün adı “Pilot” oldu. Ana görselin de üzerine bir yerlerine pilot logosu yerleştirdim. Dizilerin sadece ilk bölümlerini izleyerek diziler hakkında puanımı verip, sonraki bölümlerin izlenmeye değer olup olmadığına karar vereceğim.

Bu fikir ilk aklıma düştüğünde çok hoşuma gitti. Bir anlamda “sanal” medya patronluğuna da soyunmuş oluyorum. Normalde bir diziyi televizyon kanalına götürdüğünüzde genelde sezonun ve dizinin sinopsisi, tretmanı ve sezon özetinin yanı sıra ilk bölüm senaryosu olur. Senaryo aşamasını geçerse ilk bölüm çekilir ve adı da “Pilot” olarak test grubuna izletilir. Bu bölüm başarılı olursa da dizinin geri kalanı için çekim onayı gelir. Bu sistem aslında eskiden daha çok bu şekilde ilerlese de günümüzde büyük projeler ve Netflix yapısı sebebiyle artık tüm bölümler peşi sıra ya da aynı anda çekiliyor. Onayını da zaten daha senaryosundan alıyorlar. Hatta sipariş üzerine dizi bile çekilir oldu (bkz: Witcher). Ben yine de eski kafayla giderek dizi incelemelerini, ilk bölümlerini baz alarak yapacağım; bu sayede tüm sezonu izlenmek için benden onay alacak mı göreceğiz.

Format tanıtımından sonra hızlıca konumuz olan Star War: The Mandalorian’a geçelim. Şu ana kadar çıkmış tüm Star Wars filmlerini izlememe, sayısız oyununu oynamama (KOTOR ve Galaxies oynamadım, bu konuda pişmanlığımı belirtmek isterim) ve yine sayısız promosyon ürününe sahip olmama rağmen Star Wars konusunda iddialı biri olduğumu söyleyemem. Yani Star Wars zaman çizelgesi, ırkların kökenleri ya da yorumlamalar konusunda kendimi usta görmüyorum. Bu sebeple de tüm Star Wars filmlerinde olduğu gibi “lore” açısından değil de izlenebilirlik kısmından konuya yaklaşacağım. Zaten medya patronu rolüne bürünmedik mi, illa konuya hakim olmamız gerekmiyor 🙂

The Mandalorian, Iron Man ve The Jungle Book filmlerinin -artık kendisi Disney’e adamış- ünlü yönetmeni Jon Favreau tarafından yazılıp tasarlanmış. Her ne kadar kendisini son zamanlarda Netflix’teki The Chef şovunda izlesek de Disney’in bu ilk Star Wars dizisi için elini taşın altına sokmuş.

Dizi, aslında Boba Fett sayesinde pek de uzak olmadığımız Bounty Hunter karakteri ekseninde dönüyor. Ancak Boba Fett dizide yok, zaten o bu hikayeye göre çoktan ölmüş durumda. Henüz ismini bilmediğimiz ödül avcısı karakterini, Game of Thrones’un Oberyn Martin’i Pedro Pascal canlandırıyor. İlk bölümde kasksız halini görmedik, ilerde de görür müyüz şüpheli. Zaten ben Star Wars karakterlerinin maskeli hallerini çok seviyorum, mimik göstermedikleri için aslında oyunculuk olarak da hem zor hem de karakteri daha havalı yapan bir etken. Darth Vader, Stormtrooper, Kylo Ren ve hatta Jedi: The Fallen Order oyunundaki The Ninth Sister karakterleri; hepsi de maskeleri sebebiyle beni benden alıyor.

Mandalorian’ın ne olduğu henüz daha ilk bölümde bir kenara dursun, karakterimizin dizideki amacı ilk bölümden şekillenmeye başlıyor. Lando’nun yönlendirmesi ile Werner Herzog’un oynadığı karakterden bir iş alan Mando, ilk bölümün sonuyla dizinin nereye çok ilginç bir yöne gideceğini, sadece ödül avcılığı çerçevesinde kalmayacağını da göstermiş oldu.

Müziklerinden atmosferine kadar (ki genelde çorak araziler seçilmiş) aslında bir vahşi batı lezzetinde olması istenmiş. Mandalorian bir kovboy edasıyla ilerliyor. Blaster’ı ve Blaster tüfeğiyle de bunu tam olarak bize gösteriyor. Müzikler de yine klasik Star Wars temalarından daha çok uzaylaştırılmış western müziklerine yakın diyebilirim.

Konuyu ilk baştan çok uzatmayacağım; The Mandalorian, son dönemde izlediğim en güzel dizilerden biri olmuş. Yapısından, kısa olmasından, hızlı ilerlemesinden daha ötesinde insanı yormaya bir yapısı var. Özellikle olay neydi, kim ne iş yapıyordu, hangi karakter hangi şifreyi verdi gibi karmaşık yapıdaki diziler, günümüz iş hayatından kalan vakti değerlendirmek açısından ne yalan söyleyeyim yorucu bir hale geliyor. The Mandalorian, bu işi hiç yormadan, aşırı akışkan kurgusuyla yağ gibi izletiyor ve en önemlisi bölüm bittiği anda tatmin duygusu yaşatıyor.

Filmlerin gölgelediği Star Wars evrenini tekrardan sevdirecek gibi duruyor. Zaten daha şimdiden Yoda teorileri bir kenara dursun; daha önceki filmlerin sevimli karakterini de The Child ile bulmuş oldu. BB8’in pabucu da hızlıca dama atıldı.

Star Wars: The Mandalorian
9/10

Kaçırmayın

The Mandalorian, Jon Favrau’nun başarılı hikayesi ve kurgu teknikleriyle belki de Disney’in elinden çıkan şimdilik en iyi Star Wars işlerinden biri olabilir.

Jestman'in yazılarını beğendin mi? Sosyal medyadan takip edebilirsin!